Antakya’da artık bazı insanlar aynı şehirde değil, adeta başka bir gezegende yaşıyor.

Bizlerle aynı sokaklarda dolaşıyorlar belki ama aynı kurallara tabi değiller. Çünkü onların sırtını dayadığı bir makam, telefonun ucunda bir “abi”, kapısını açan bir akraba mutlaka var.
Halk için “kader” olan şey, onlar için sadece önceden öğrenilmiş bir senaryo…
Siz aylarca kura sonucunu beklersiniz.
Geceleri “Acaba çıkar mı?” diye düşünürsünüz.
O ise kahvesini yudumlarken sonucu zaten bildiği için hangi daireyi nasıl değerlendireceğinin hesabını yapıyordur.
Siz “riskli alan” diye çivi çakamadığınız yerde, o elini kolunu sallayarak binasını yükseltir.
Siz belediyenin kapısında evrak tamamlarken ömür tüketirsiniz, onun dosyası masaya bile değmeden onaydan geçer.
Siz helalinden bir iş bulabilmek için sabahın köründe koşturursunuz.
O ise daha almadığı ihalenin kâr hesabını yapar.
Çünkü bilir…
İhale çoktan ona gidecektir.
Siz evde çocuklara ne yedireceğinizi düşünürken, o yeni yatırımını hangi ülkeye yapacağını konuşur.
Siz borcunuzu nasıl kapatacağınızı hesaplarken, onlar hangi makam aracını alacağını tartışır.
Ve en acısı da şudur:
Bütün bunlar artık gizlenme gereği bile duyulmayan bir utanmazlıkla yapılır.
Eskiden torpil fısıltıyla konuşulurdu.
Şimdi aleni bir güç gösterisine dönüştü.
İnsanlar artık hakkını aramaktan değil, hakkını isteyen biri gibi görünmekten korkar hale geldi.
Bir şehir düşünün…
Depremde yıkılmış ama vicdansızlıkta dimdik ayakta kalmış.
Antakya’nın en büyük enkazı sadece beton değildir.
Adalet duygusunun çökmesidir.
Çünkü bir toplumda emek değil bağlantı kazanıyorsa,
çalışkan değil “tanıdığı olan” yükseliyorsa,
hukuk değil telefon rehberi belirleyici olmuşsa…
Orada yalnız binalar değil, umutlar da yıkılmış demektir.
Ama unutulmaması gereken bir şey var:
Bir şehri torpilliler büyütmez.
O şehri; hakkıyla yaşayan, vergisini veren, sabreden, dürüst kalan insanlar ayakta tutar.
Ve gün gelir, en ağır çöküş;
haksız kazananların vicdanında başlar.