İnsan, başkasına benzemeye çalışırken kendinden eksilir. Başkasının yürüyüşünü taklit eder, sözlerini ödünç alır, hayatını başkalarının beğenisine göre düzenler. Sonra herkes gibi görünürken neden kendisi gibi hissedemediğini sorgular.

Oysa insanın en büyük zenginliği, kimsede olmayanı aramak değil, kendinde olanı keşfetmektir.
Bugün birçok insan kendi kimliğini inşa etmek yerine başkasının hayatından parçalar topluyor. Birinin duruşunu, diğerinin cümlelerini, bir başkasının başarısını taklit ediyor. Görünüş değişiyor, üslup değişiyor, hatta düşünceler bile başkalarından ödünç alınıyor. Fakat bütün bu çabanın içinde unutulan bir şey var: Taklit ederek dikkat çekebilirsiniz ama kendiniz olmadan iz bırakamazsınız.
Özgün olmak, herkesten farklı görünmek için tuhaflaşmak değildir. Kimsenin alkışına göre şekil almadan kendi aklını kullanmak, kendi doğrularını savunmak ve gerektiğinde çoğunluğa benzememeyi göze almaktır.
Çünkü karakter, başkalarının beğendiği bir kalıba girmek değil, kendi kimliğini taşıyabilme cesaretidir.
Başkalarının gölgesinde büyümeye çalışanlar, bir gün o gölge ortadan kalktığında kendileriyle baş başa kalırlar. İşte o zaman insanın kendine sorması gereken soru şudur: Ben gerçekten kimim, yoksa yıllardır başkalarının bende görmek istediği kişi miyim?
Kendinizi başkalarıyla yarıştırmayın. Kimsenin hayatını kendinize ölçü almayın. Başkasının başarısını örnek alabilirsiniz ama onun kimliğini üzerinize giyemezsiniz. İlham almak geliştirir; taklit etmek kişiliği silikleştirir.
Dünyanın yeni bir kopyaya değil, sizin özgün hâlinize ihtiyacı var.
Kendi sesiniz olsun. Kendi duruşunuz, kendi düşünceniz, kendi imzanız olsun. Herkesin geçtiği yoldan geçmek zorunda değilsiniz. Bazen kimsenin yürümediği bir yolda ilerlemek, insanın kendine duyduğu en büyük saygıdır.
Unutmayın; benzerler çoğalır, taklitler unutulur ama kendine ait bir ruh taşıyan insanın izi kalır.
Özentiler başkalarının hayatında rol alır; özgün insanlar kendi hayatlarının imzasını atar.