6 Şubat…

Takvim yapraklarında sıradan bir gün değil artık.
Antakya için, Hatay için ve depremi yaşayan milyonlarca insan için hayatın ikiye ayrıldığı tarih: 6 Şubat’tan önce ve 6 Şubat’tan sonra…
O gece Antakya’nın taşları değil sadece, insanların hayatları da yerle bir oldu.
Evler yıkıldı, sokaklar sustu, aileler parçalandı. Kimi annesini, kimi babasını, kimi evladını, kimi kardeşini kaybetti.
Bir şehir, bir gecede büyük bir yasın içine gömüldü.
Geriye enkazların arasında birbirine tutunmaya çalışan insanlar kaldı.
Sonra zaman geçti.
İnsan, en büyük acının içinde bile hayata tutunmayı öğreniyor.
Birileri “Haydi Bismillah” dedi.
Birileri yeniden dükkân açtı.
Birileri çocuğunu okula gönderdi.
Birileri yeniden ev kurdu.
Birileri kaybettiği insanın fotoğrafına bakarak yaşamaya devam etti.
Çünkü hayat, bütün acımasızlığına rağmen devam ediyordu.
Ama şu soruyu sormadan da geçmemeliyiz:
Yaralar gerçekten sarıldı mı?
Yoksa biz sadece zamanın yaraların üzerini örtmesine mi izin verdik?
Yardımlar nereye gitti?
6 Şubat’ın hemen ardından Türkiye’nin dört bir yanından, dünyanın farklı ülkelerinden yardımlar geldi.
İnsanlar elindeki ekmeği bölüştü.
Kıyafetlerini gönderdi.
Parasını bağışladı.
Çadır gönderdi, konteyner gönderdi, gıda gönderdi.
Kimi gönüllü olarak günlerce enkaz başında çalıştı.
Kimi hiç tanımadığı insanların çocuklarına sahip çıktı.
Çünkü bu milletin güzel taraflarından biri hâlâ budur:
İyilik yapmak için bazen insanın karşısındaki kişiyi tanımasına bile gerek yoktur.
Fakat aradan yıllar geçtikten sonra artık başka bir soruyu sormak da bizim hakkımızdır:
Yapılan yardımlar gerçekten ihtiyaç sahiplerine ulaştı mı?
Kim ne kadar yardım topladı?
Ne kadar yardım dağıtıldı?
Hangi kurum ne yaptı?
Hangi yardım nerede kullanıldı?
Depremzedeye ulaşması gereken yardım gerçekten depremzedeye ulaştı mı?
Bunları sormak kimseyi suçlamak değildir.
Tam tersine…
İyiliğin hakkını korumaktır.
Çünkü bir insanın cebinden çıkarıp gönderdiği 100 lira da değerlidir, milyonlarca liralık bağış da.
Bir çocuğun kumbarasından çıkan para da değerlidir.
Bir annenin hazırladığı erzak kolisi de…
Hepsinin üzerinde aynı duygu vardır:
“Benim de bu yaraya bir katkım olsun.”
İşte o nedenle yapılan yardımların hesabını sormak, yardım yapan insanların hakkını da korumaktır.
Antakya’nın hafızası silinmemeli
Bugün Antakya yeniden ayağa kalkmaya çalışıyor.
Yeni binalar yükseliyor.
Yeni yollar yapılıyor.
Yeni hayatlar kuruluyor.
Ama bir şehrin yeniden inşa edilmesi, sadece beton dökmek değildir.
Şehirler binalardan ibaret değildir.
Şehirlerin hafızası vardır.
Sokakların hikâyesi vardır.
Kaybettiğimiz insanların anıları vardır.
Bir annenin çocuğunu beklediği pencere vardır.
Bir babanın yıllarca oturduğu sandalye vardır.
Bir esnafın kepengini açtığı dükkân vardır.
Ve bütün bunların üzerinde büyük bir soru vardır:
Biz gerçekten eski Antakya’yı yeniden kurabilecek miyiz?
Belki binaları yeniden yapacağız.
Ama kaybettiğimiz insanları geri getiremeyeceğiz.
Bu nedenle yeni Antakya’yı kurarken yalnızca betonun sağlamlığına değil, vicdanın da sağlamlığına ihtiyacımız var.
Unutmak kolay, hesap sormak zor
Zaman geçtikçe insanlar gündelik hayatlarına dönüyor.
Türkiye’nin başka şehirlerinde hayat devam ediyor.
Başka gündemler konuşuluyor.
Başka sorunlar öne çıkıyor.
Ama Antakya’da bazı insanların hayatında 6 Şubat hâlâ bitmedi.
Bir anne hâlâ evladının mezarına gidiyor.
Bir çocuk hâlâ anne ve babasının yokluğuyla büyüyor.
Bir esnaf hâlâ yeniden ayağa kalkmaya çalışıyor.
Bir aile hâlâ “Biz ne zaman normale döneceğiz?” diye soruyor.
İşte bu nedenle Antakya’yı sadece deprem yıldönümlerinde hatırlamamak gerekiyor.
Çünkü deprem bir gün oldu ama sonuçları yıllarca devam edecek.
İyilik gecikir ama unutmaz
Ben iyiliğin kaybolduğuna inanmıyorum.
İyilik bazen gecikir.
Bazen görünmez.
Bazen karşılığını hemen bulmaz.
Ama unutmaz.
Bir gün mutlaka bir yerde karşımıza çıkar.
Bugün bizim görevimiz de yapılan iyilikleri unutmamak ve yapılan yanlışların üzerini örtmemektir.
Kim yardım ettiyse teşekkür etmeliyiz.
Kim elini taşın altına koyduysa hakkını teslim etmeliyiz.
Ama kim depremzedelerin hakkını yediyse, kim insanların acısını fırsata çevirdiys, kim gönderilen yardımların gerçek sahibine ulaşmasına engel olduysa onun da hesabı sorulmalıdır.
Çünkü hesap sormak düşmanlık değildir.
Adalet istemektir.
Şeffaflık istemektir.
Vicdan istemektir.
Ve belki de en önemlisi, 6 Şubat’ta hayatını kaybedenlere karşı sorumluluğumuzu yerine getirmektir.
Antakya yeniden ayağa kalkacak.
Buna inanmak istiyorum.
Ama ayağa kalkarken geçmişini unutmadan…
Kaybettiklerini unutmadan…
Kendisine uzatılan yardım elini unutmadan…
Ve o yardım elinin gerçekten sahibine ulaşıp ulaşmadığını da unutmadan.
Çünkü bazı şeyler zamanla unutulabilir.
Ama iyilik gecikir…
İyilik unutmaz.
Ve Antakya da unutmayacak.