Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, Türk Milleti Basın Toplantısında Türkiye gündemine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. Ümit Özdağ açıklamalarında şu ifadelere yer verdi: “Bu hafta Türk Milleti toplantımız Ramazan ayının ilk gününe denk geldi. Bu vesileyle aziz milletimizin Ramazan ayını kutluyor, hayırlara vesile olmasını diliyorum. Ramazan ayını yüksek enflasyon, özellikle yüksek gıda enflasyonunun yaşandığı bir ortamda idrak edeceğiz. 16 milyon 800 bin emekli, dul ve yetimin, milyonlarca asgari ücretlinin aldıkları sosyal yardım niteliğindeki maaş ile zaten zorunlu olarak oruç tutmak zorunda kaldıkları bir ekonomik buhranda Ramazan'ı idrak ediyoruz. AK Parti'nin yine Ramazan boyunca sabır, kanaat, şükür diyerek halkımızı oyalamaya çalışacağını, hak ettiği maaşı vermediği, verdirmediği insanlarımıza gıda yardımı kolileriyle propaganda yapacağını biliyoruz. Oysa sabır taşını çatlatan bir haksızlık sürecini yaşıyoruz. Milyonlarca emekli, dul, yetim asgari ücretli adeta açlıkla sınanıyor ve öte yandan AK Parti'nin zenginler sınıfı da çılgın bir tüketim sürecinden geçiyor. Bakın dünyanın en tanınmış otomobil markalarından birisinin bölge başkanı geçtiğimiz günlerde bir açıklama yapmış. Diyor ki, ‘Türkiye'de ciddi bir varlık ve servet artışı var’. Allah Allah, Türk halkının bundan çok haberi yok. Evet, doğru. Çok küçük bir azınlığın varlığı ve serveti artıyor. Devam ediyor. ‘Yüksek gelir gruplarının servetinin 2030'a kadar artacağına dair veriler mevcut. Enflasyona rağmen markaya lükse bağlılık çok güçlü. Türkiye artık bizim için sadece bir pazar değil, akıllı marka ürünleri ve büyümenin öncüsü’. Evet, Türkiye'de AK Parti zenginlerinin çok ciddi bir zenginleşmesi var. En zengin yüzde 1 servetin yüzde 20'sini kontrol ediyor. En zengin yüzde 10 servetin yüzde 68'ini kontrol ediyor. 44 milyon yurttaşımız ise toplam servetin ancak 2,7'sini kontrol ediyor. İşte bu Türkiye'deki bütün zenginliğin yüzde 68'ini kontrol eden yüzde 10 haksız bir zenginlik ve lüks içinde yaşarken, lüks araçları peynir ekmek gibi alırken, servetin ancak yüzde 2,7'sine ulaşabilen 44 milyon vatandaşımız pazardan 2 kilo domates, 2 kilo soğan almakta zorlanıyor. OECD ülkeleri arasında et, balık, tavuk eti yemede sonuncu sırada Türk milleti. Birileri lüks parfümde adeta yıkanırken, Londra'da evler, caddeler satın alırken, milyonlarca insan pazara gittiği zaman bir kilo ıspanak, bir kilo patates, bir kilo soğanı alıp evine dönmek zorunda kalıyor. Evet, işte böyle bir ortamda sabrediyoruz, şükrediyoruz, kanaat ediyoruz ama şükretmesi gereken, kanaat göstermesi gerekenler, yani AKP'nin zenginleri, zenginler sınıfı, onlar bunu yapmıyorlar. Biz bu Ramazan'da adalet istiyoruz, biz Ramazan'da kul hakkının yenmemesini istiyoruz. Ramazan ayı boyunca 20 ilde yurttaşlarımızla bir araya geleceğiz, Türkiye'yi adım adım dolaşmaya devam edeceğiz. Yine gittiğimiz illerde iftardan önce pazara gideceğiz, esnafla, vatandaşla konuşacağız. Bugün de ilk iftarımızı Ankara İl Başkanlığımız, Mamak İlçe Teşkilatımızla birlikte veriyor. Mamak'ta yurttaşlarımızla birlikte olacağız.
Ben siyasetten önce üniversitede akademisyen olarak yıllarca ders verdim ve bu süreçte sadece Gazi Üniversitesi'nde değil, değişik bilim kuruluşlarında hoca olarak görev yaptım. Bunlardan birisi de Polis Akademisi’ydi. Polis Akademisi'nde herhalde 2 bine yakın öğrencim olmuştur. Polis İstihbarat Kurslarında dersler verdim. Güneydoğu Anadolu'da terörle mücadele ve istihbaratçı polislerle mesaim oldu ve 19 Aralık 2002'den bu yana da yakın polis korumasıyla yaşıyorum. 18 Aralık'ta Necip Hablemitoğlu'nun Ankara'da, Çankaya'da evinin önünde şehit edildiği günün ertesi günü Ankara emniyet müdürü bir yakın koruma polisi görevlendirmişti. O günden bu yana hep yanımda muhakkak bir polis oldu. Bugün de 6 polis memuru can güvenliğimizi sağlamak için 7/24 benimle birlikteler. Onun için ben polislerin ve Emniyet Teşkilatının sıkıntılarını gazetelerden okumuyorum, sosyal medyadan izlemeye ihtiyacım yok, bunu yaşayarak görüyorum. Polis olmak hiçbir zaman kolay değildir. Akademide, hatta daha önce kolejde başlar zorluklar ama son 2002'den bu yana polis olmak daha da zor hale gelmiştir. Önce emniyet teşkilatını denetimi bir terör ve casusluk örgütünün eline geçti. Düşünebiliyor musunuz? Ve vatansever polisler, Anayasaya, devlete bağlı polisler kendi teşkilatlarının içerisinde bir terör ve casusluk örgütünün mensupları tarafından taciz edildiler, tasfiye edildiler, komplolara maruz kaldılar. Sonra başka cemaat ve tarikatların etkinlik kurduğu bir döneme girdik ve şimdi o dönemden geçiyoruz. Polislik meslek kimlik aidiyetinde ciddi bir zayıflamanın olduğunu görüyoruz. Mobbinglerin, baskıların, ekonomik krizlerin arttığını ve derinden etkilendiğini görüyoruz. 2026'nın ilk 45 gününde 10 emniyet mensubu intihar etti arkadaşlar. Bu terörle mücadelede verdiğimiz şehit sayısından daha fazla. Polis intiharları, mobbing, aşırı çalışma, ekonomik, ikinci şark, üçüncü şark gibi sebeplere bağlı. Bu sebeplerin meydana getirdiği stres, tükenme ve bu sorunların görülmeyip halının altına süpürülmesi intihara sevk ediyor. Polis intiharları istatistiklerin 4 kat üzerinde ve polislerimiz böyle bir ortamda seslerini duyurmak için sosyal medyada çalışmalar yapıyorlar, basın açıklamaları yapıyorlar ama İçişleri Bakanlığı’nın görmemezlikten geldiğini görüyoruz. Buradan yetkililere, hükümete, İçişleri Bakanı’na, Bakanlığın üst düzey Bürokratlarına sesleniyorum. Artık bir saniye bile geçirmeden bu vatan evlatlarına sahip çıkın.
14 Şubat'ta Tertemiz Türkiye Çalıştayını gerçekleştirdik. Evet, uyuşturucuyla ilgili çalıştayları genellikle devlet kurumları güvenlikle ilgili çalışanlar yaparlar. Hiçbir siyasi partinin uyuşturucu, sanal kumar ve örgütlü suçla Zafer Partisi dışında bir çalıştay yaptığını, bir çalışma yaptığını duymadık. Oysa ülkemiz ağır bir tehditle karşı karşıya. Yılda 200 milyar dolara yakın bir kara paranın varlığından bahsediliyor. Organize suç örgütlerinde Avrupa'da 1., dünyada 14. sıradayız. Çeteler artık Latin Amerika'daki kartellerin gücüne yetişmeye başlıyor. Türkiye uyuşturucu trafiğinde transit ülke olmaktan çıkmış hedef ülke haliyle gelmiş. Ortaokulların önünde bile leblebi gibi uyuşturucu satılıyor ve sanal kumar toplumun her kesimini vuruyor, aileleri dağıtıyor ve bu kanser, toplumu içten içe çürütüp devletin kolonlarını sarsarken biz Zafer Partisi olarak kuruluşumuzdan bu yana gündemde tuttuğumuz Tertemiz Türkiye Projesini çok daha güçlü bir şekilde Türkiye'nin siyaset gündemine taşıdık ve gündemde tutmaya devam edeceğiz.
Biz burada bu konuşmayı yaparken bile şu anda Ankara'nın, İstanbul'un, Erzurum'un, Antalya'nın, Sinop'un arka sokaklarında uyuşturucu satıldığını, birilerinin sanal kumardan para kazandığını biliyoruz. Uyuşturucunun ağına düşmüş evlatlarımıza ve onların anne ve babalarına devletin güçlü ve şefkatli elini uzatacağız. Gerekirse zorla tedavi ederek gözü yaşlı annelere ve babalara çocuklarını sağlıklı olarak geri vereceğiz. Uyuşturucu baronlarına ve organize suç çetelerine göz açtırmayacağız. Namus bildiğimiz sınırlarımızdan ne sığınmacı ve kaçaklar geçecek ne de uyuşturucu tacirleri geçebilecek. Türkiye tertemiz olacak.
Biraz önce konuşmama başlarken yaşanan ekonomik krizin derinliğinden bahsetmiştim. Yılın ilk ayının yönetim bütçesine dair rakamlar da yayınlandı bu arada. Gelirler 1 trilyon 421 milyar TL, harcamalar ise 1 trilyon 635 milyar TL oldu. Yani daha yılın ilk ayında 214,5 milyar bütçe açığı ortaya çıktı. Daha da çarpıcı olanı ise ocak ayında 456,4 milyar TL faiz ödemesi gerçekleşti. Yani AKP hükümeti daha ilk ayda bütçe gelirlerinin yüzde 32’sini faize, yüzde 15’ini bütçe açığını kapatmak için borçlanmaya ayırmak zorunda kaldı. Daha açık bir ifadeyle 2026 gelirlerinin yaklaşık yarısı, yüzde 47’si borç ve faize gitmiş. Değerli arkadaşlar, bu bir batak ekonomisidir. Bu bir batmış ekonomidir. Bir zombi şirketler ekonomisi Türkiye'de hâkim oluyor.
Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan'ın açıklamaları da bu iflası açık kanıtı. Karahan, gıda enflasyonunun enflasyonu yükselttiğini ancak gıda enflasyonunun mevsimden dolayı yüksek çıktığını söylüyor. Havalar soğuk olduğu için gıda enflasyonu yüksekmiş. Bir şey daha öğrendik demek ki kış sadece Türkiye'ye geliyor. Dünyanın her yerinde gıda fiyatları düşüyor ama Türkiye'de yükseliyor. Bakın, İstanbul'dan arabanıza biniyorsunuz, bütün Trakya'yı geçiyorsunuz. Yunanistan'a giriyorsunuz, Batı Trakya'ya. Batı Trakya'da bir süper markete giriyorsunuz, alışveriş yapıyorsunuz. Sonra arabanıza binip İstanbul'a geliyorsunuz. İstanbul'da kendi ilçenizdeki AVM'den yaptığınız alışverişten daha ucuza geliyor. Sayın Karahan, Yunanistan'a kış gelmiyor mu kardeşim? Merkez Bankası Başkanlığı ciddiyet ister. Gıda enflasyonunun nedeni mevsim değil, tarımda maliyetlerin olağanüstü yüksek olmasıdır. Yine Karahan, piyasada bol likidite olduğunu düşünüyor. Peki, neden bu firmalar ardı ardına batıyorlar? İflaslar neden kontrol dışına çıkmış durumda?
Türk sanayisi çok ağır bir kriz içerisinde. MÜSİAD Başkanı, iktidarın yılmaz savunucusu Burhan Özdemir bile sanayinin daraldığını, 300 kişinin çalışması gereken yerde ancak 100 kişinin çalıştığını söylüyor ve bir gerçeği ekliyor. 1996'da gayri safi yurt içi hasılada sanayinin payı yüzde 25 iken, 2026’da yüzde 17’ye düşmüş. Yani Türkiye sanayisizleşiyor. Dünya yapay zekâ eksenli bir sanayi devrimine doğru giderken, dün siz de sosyal medyada ve televizyonda Çin'deki robotların ulaştığı aşamayı gördünüz. Korkunç bir sanayi devrimi geliyor. Biz bu sanayi devrimi yaşanırken var olan sanayisi küçülen bir ülkeyiz. Türk sanayicisi rekabet gücünü yitiriyor. Tarımda üretim azalıyor, sanayide üretim azalıyor ve seçimlere hazırlık için AK Parti köprüleri ve otoyolları satışa çıkarıyor. Buldukları tek çözüm bu. Yeni fabrikalar açmak, istihdam yaratmak, refahı arttırmak, Türk ekonomisini dünyayla rekabet edebilir hale getirmek gibi bir dertleri yok. Varsa yoksa bir sonraki seçim öncesinde kaynak yaratıp o kaynakla seçimi kazanıp, sonra bu ülkenin insanlarını yeni bir yoksulluk çukuruna atmak. Bu tablo, bize AKP iktidarında artık emekliye, memura, işçiye, çiftçiye, kısaca orta direğe verebileceği hiçbir şey kalmadığını gösteriyor. Bu tablo bize AKP iktidarında yokluk ve yoksulluğun adeta bir kader olduğunu gösteriyor. Nihayet bu tablo, ayda 20 bin TL alan 5 milyon emekli ile ortalama 23 bin TL alan 16 milyon emekliye yıllık açlık sınırı altında yaşam hakkı verildiğini gösteriyor.
Değerli emekliler, mahkûm edildiğiniz açlık sizin kaderiniz değil. 24 yıldan beri iktidarda tuttuğunuz AK Parti’yi iktidardan siz götüreceksiniz. Sizin oylarınız götürecek. Size açlığı, hayat pahalılığını, yoksulluğu, kader gibi dayatanlara artık sandığa gömmenin zamanı geldi. Zafer Partisi, sığınmacı ve kaçakları değil, emeklisini, köylüsünü, memurunu, işçisini önceleyen ekonomik programı ile sizlere çare olmak için göreve hazır. Devlet yönetmeyi bilen, devletin içinden gelen kadrolarıyla, akademik kadrolarıyla Zafer Partisi iktidara hazır. Zafer Partisi iktidarında vatan toprakları kupon arazi olmayacak, rant ekonomisi olmayacak, 5’li çete Ankara'ya yaklaşamayacak ve hesap verecek. Zafer Partisi Devlet Planlama Teşkilatını yeniden kuracak. Planlı ekonomi, planlı tarım, 4 Bölge 4 Deniz Projesiyle sanayinin bütün Anadolu'ya yayılması, adil gelir dağılımı ve hak ettiğimiz refaha ve kalkınmaya birlikte ulaşacağız. Bu iktidar ne yapmaya çalışıyor? Seçim ekonomisiyle 2027 başında bir kez sattığı köprülerle, bastığı paralarla yüzde 200 maaşlara zam yapıp ondan sonra vatandaşı tekrar yoksulluk çukuruna seçimden sonra atmak. Buna Türk milleti izin vermeyecek, Türk milleti bu tuzağa düşmeyecek.
Bugün üzerinde durmak istediğim iki önemli konu daha var. Bunlardan bir tanesi iktidarın ısrarla gözden kaçırdığı önemli bir gelişme. Geçen hafta Almanya'nın güneyindeki önemli kentlerden bir tanesi olan Münih'te 62. Münih Güvenlik Konferansı gerçekleşti. Bu güvenlik konularının Davos'u diyebileceğimiz bir toplantı. Bu toplantıda bütün dünyadan diplomatlar, istihbaratçılar, askerler bir araya geliyorlar. Bu toplantıda belirli tespitler gerçekleştirildi. Kuralsız bir uluslararası düzene kayılmakta olduğu, daha Avrupalı bir NATO sürecinin başlaması gerektiği, Avrupa'nın kendi savunmasını kendisinin üstlenmesinin yararlı olacağı, Rusya-Ukrayna savaşı, İran'da yaşanan gerginlik, Gazze'deki İsrail soykırımı ele alındı. Ama burada bir şey daha oldu. Bütün bu tartışmalar gerçekleşirken, şimdiye kadar Münih Güvenlik Konferansında hiç görmediğimiz tipler de konferansın ziyaretçileri katılımcıları arasındaydılar. Kravatlı teröristler de geldiler Münih'e. Şahin Cilo kodlu PKK'lı terörist, 2008'de Şemdinli Aktütün Karakoluna yapılan saldırıyı yöneten ve 15 askerimizi şehit eden, 20 askerimizin yaralanmasına, gazi olmasına neden olan terörist bozuntusu da Münih'teydi. Evet, Türk kamuoyuna Ferhat Abdi Şahin, Mazlum Kobani ya da Mazlum Abdi olarak tanıtılan Suriye PKK'sı YPG'nin sözde genel komutanı diye anılan kişi de. Şimdi bu kravatlı PKK'lı elebaşı Mazlum Abdi, PKK'lı Şahin Cilo olarak bildiğimiz terörist Münih Güvenlik Konferansı'nda davetli ve devlet protokolü içindeydiler. ABD delegasyonu dahil birçok delegasyonla görüştüler. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin güvenlik bürokratları da Münih'teydi. Düşünebiliyor musunuz? Sizin olduğunuz salonda 15 tane askerinizi şehit eden bir terörist var ve siz onunla birlikte konferans dinliyorsunuz! Şimdi buradan soruyorum iktidara, bu terörist kırmızı bültenle aranmıyor muydu? Nasıl oluyor da bizim devlet görevlilerimiz kırmızı bültenle aranan bir teröristle aynı odada toplantıya katılıyorlar? Bu teröristin konferansa katılacağı bilgisi size gelmedi mi daha önce? Almanya nezdinde bir girişimde bulunmadınız mı? Bu nasıl bir devlet ciddiyeti?
AKP dönemi ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti devletinin caydırıcılığının aşındığı bir dönemdir. Durum böyle olunca teröristler de uluslararası toplantılarda kravat takıp protokolün bir parçası oluyorlar ve bu da içe sindiriliyor, Türk halkından gizleniyor. Böyle giderse, amaç da o zaten, PKK elebaşı Öcalan da kravat takarak İmralı'dan çıkacak. Bakın, Türkiye Büyük Millet Meclisi Öcalan Komisyonu dün ortak raporu yayınladı. Bu raporu satır satır inceledim. Bu rapor Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin çıkarmış olduğu ilk, milli üniter laik devleti ortadan kaldırma ile ilgili resmi rapor. Bunun başka anlamı yok. Kimse bize güzelleme yapmasın. Bu rapor, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasal yapısına indirilmiş bir darbedir. Evet, terörsüz bir Türkiye'yi bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları istiyor. Ancak bunu terör örgütüyle pazarlık yaparak, terör örgütünün taleplerini kabul ederek ve Türkiye'yi etnisiteler, mezhepler ekseninde bölerek yapamazsınız. Raporun 6. sayfasında, ‘Türklerin, Kürtlerin ve Arapların bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikte oluşturacağı doğal ittifak’. Arkadaşlar, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde bir tek Türk milleti yaşar. Neden bahsediyorsunuz siz? Bu, Türkiye'yi Lübnanlaşmaya sürüklemek demektir. Bu, Türkiye'yi Iraklaşmaya sürüklemek, Türkiye'yi Yugoslavyalaştırmak demektir. Raporun 28. sayfasında, ‘Türkler ve Kürtler kardeş ve kaderdaş halklardır’ denilerek, bu ülkede 2 farklı halk olduğunu kabul ediyorsunuz. 2 farklı halk mı var bu ülkede? Raporun 9. sayfasında, ‘Meclisimizin görevi müşterek hayatın hukukunu kurmak’ diyorsunuz. Kiminle müşterek hayat kuruyoruz arkadaşlar? Şu ana kadar yaşadığımız hayat, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana müşterek bir hayat değil mi? Birlikte yaşamıyor muyuz kardeşim? Hangi hukuktan bahsediyorsunuz siz? Hukuk, yurttaşlık hukukudur. Siz etnisite hukukundan mı bahsediyorsunuz? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, çeşitli ırklara veya mezheplere dayanan bir halklar mozaiği değildir ki bunlar arasında bir ittifak aransın. Aradığınız bu ittifakın Anayasamızın 66. Maddesine aykırı olduğunun farkında değil misiniz? Cumhuriyetimizin temel taşı olan 1924 anayasası ve takip eden anayasalarda ulus devlet anlayışının hâkim olduğunu bilmiyor musunuz? Şimdi siz onun yerine farklı ulusların ittifakından bahsediyorsunuz. Ne yapmak istiyorsunuz siz? 1982 Anayasası'nın 10. maddesi tüm vatandaşları yasalar önünde eşit kabul etmiştir. 10. maddeyi bugün düşman ceza hukuku uygulayarak ihlal eden sizsiniz. Bu malum komisyon Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni ve diğer grupların onlarca yıl hedefte olduğunu, acı çektiğini söylüyor. Bu gruplara saldıran, bu acıya neden olan kimdir kardeşim? Bu saldırının kaynağı 1924'ten beri yürürlükte olan anayasal düzen değil elbet. Türk devleti hiçbir ırk, mezhep ya da başka bir grubu hedefine alıp aşağılamamış, ayrıştırmamış, azınlık yapmaya, ezmeye çalışmamıştır. Bunu söylemek Türkiye Cumhuriyeti devletine hakarettir. Türk devleti hiçbir yurttaşını doğum yeri nedeniyle ötekileştirmemiştir. Ana dili nedeniyle ötekileştirmemiştir. Aksi halde Isparta'da İslamköy’de yetişen bir köylü çocuğu 6 defa Başbakan ve Cumhurbaşkanı olamazdı. Bütün yurttaşlar eşit oldukları için bu sonuç ortaya çıkmıştır. Hükümetlerin ideolojik uygulamalarından kaynaklanan hatalar dönemsel niteliktedir ve devlet düzenine ve devletin temel felsefesine ait değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin işleyişi hiçbir zaman hukuksal düzlemde ırk ve mezhep ayrıcalığına dayanmamıştır. O halde Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni diye ayırarak sayılan acıların kaynağı nerededir? Söyleyin arkadaşlar bize! Bu raporu yazanlar ve imzalayanlar söyleyin. Evet, bu topraklarda acılar yaşandı, ortak acılar yaşandı. Bu ortak acıların müsebbibi terör örgütleridir. PKK'dır, FETÖ'dür, IŞİD'dir, DHKPC'dir. Bunlar vatandaşlarımıza saldırmıştır. Bunlar devletimize saldırmıştır. Bunlar askerimize, polisimize, jandarmamıza saldırmışlardır. On yıllardır süre gelen acıların kaynağı Kürt sorunu değil, dış destekli PKK terör örgütleri ve onun yandaşlarıdır.
Bu raporun 36. sayfasında ‘en başından itibaren Kürt’ün onurunu, Türkün gururunu korumayı esas alan bir yaklaşım benimsemiştir’ diyor. Peki, on yıllardır ailesinden şehitler vererek, gaziler vererek, Türk devletinin ve Türk milletinin yanında, içinde, birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleriyle, Türk Jandarmasıyla, Türk polisiyle birlikte, Türk bayrağının altında PKK terör örgütüyle mücadele eden Kürt ve Zaza kökenli Türklerin onurunu ve gururunu ne diyeceksiniz? Lafı gizlemeyin, burada kastettiğiniz Kürt’ün onuru değil, kastettiğiniz PKK'nın sözde onurunu kurtarmak için Türk milletinin gururunu kırıyorsunuz siz. Sorun bir anayasal hukuk meselesi ve buna dayalı bir siyaset sorunu değil, sorun terör sorunudur. O halde Terörsüz Türkiye sürecini yürütenlere ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki komisyon üyelerine soruyoruz:
Siz meselenin açık bir terör sorunu olduğunu görmüyor musunuz? Kürt sorunu deyip meseleyi PKK ve onun bebek katili elebaşı Öcalan ile görüşerek PKK'nın Kürtlerin hamisi ve temsilcisi olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Sorun bir anayasal düzen sorunu olmamasına rağmen çözüm için niye yasa değişiklikleri ve yeni anayasa hazırlığı yapıyorsunuz? Buradaki büyük çelişkiyi görmüyor musunuz?
Terör örgütüne ne kadar taviz verirseniz yetmeyeceğini, terör örgütünün devletin anahtarı ve memleketin tapusunu istemek konusunda kararlı olduğunu anlamıyor musunuz?
Terör örgütüne taviz verirken Türk devletinin ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin terör örgütünü alt edemediğini ve edemeyeceğini mi düşünüyorsunuz?
Yakın tarihimizde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin PKK'yı alanda 2 kez perişan ettiğini, yendiğini ama siyasi hatalarınızla PKK'yı yeniden canlandırdığınızı anlamıyor musunuz?
Teröre teslimiyet olarak terörsüz Türkiye oluşmayacağını gerçekten görmüyor musunuz?
Bu süreç başladığından beri bu soruları sorduk ve sormaya, Türk milletine anlatmaya devam edeceğiz. Bakın bu raporda bir şey daha var. Öcalan'ın serbest bırakılması süreci bu raporun parçasıdır. Ama umut hakkı demiyorlar. Çünkü vatandaş ilk günden beri bu kavrama karşı büyük bir tepki duyuyor. Ve onun yerine vatandaşın öfkesini, kızgınlığını dizginlemek için başka kavramların arkasına sığınıyorlar. Milliyetçi Hareket Partisi temsilcisi toplantı girişinde basın mensuplarına şöyle diyor: Umut hakkı başlık olarak olmasa da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları üzerinden ve içerik olarak mutlaka olacak. Yani Abdullah Öcalan'ı mutlaka serbest bırakacağız. Bunu söylüyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi umut hakkı konusunda 3. maddeye atıfla ömür boyu hapis cezası alanlara 25 yıllık infaz sonrasında durumun yeniden değerlendirilmesi ve tahliye için umut olması gerektiğini vurguluyor. Buna dayanacaklar. Yani Öcalan isimli bebek katili için 2014'ten itibaren bir umut hakkı arayışı var ve MHP temsilcisi ortak raporda umut hakkı başlığı olmasa da fiilen tahliye konusunda mutlaka içerikte olacağını ifade ediyor. Şimdi geliyoruz raporun 45. sayfasına, şöyle söylüyor: Hasta ve yaşlı tutuklu ve hükümlüler için yaşam hakkının her hakkın önünde olduğu gerçeği göz önüne alınarak infaz ertelemesi müessesesi değerlendirilmelidir. Evet, bu Öcalan'ın şartlı tahliyesi için yapılmış olan bir düzenleme. Değerli arkadaşlar, bu yaklaşım bir tuzak, hile ve milletimizi aldatma girişimidir. Başlığı silip, içeriye umut hakkını gizlemek, millet iradesine saygısızlık ve emin olun ikiyüzlülüktür. Ve raporun 38. sayfasında, amaca özgülenmiş, müstakil ve geçici mahiyette bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulmaktadır deniyor. Yani PKK'ya özel af çıkartıyoruz diyorlar. Türkçesi bu. Öcalan'a af, PKK'ya af.
Raporda yerel yönetimler için daha demokratik koşullar önermesi yapılıyor. Bu arada Silivri’de onlarca Belediye Başkanı tutuklu. Buradan CHP Genel Başkanı'na sormak istiyorum. Sayın Genel Başkan, onlarca Belediye Başkanınız tutukluyken siz bu rapora nasıl imza attınız? Başkanın kanunda yer alan sebeplerle görevden el çektirilmesi durumunda sadece belediye meclisi tarafından seçim yapılması hususunda mevzuat düzenlenmesi önerilmektedir. Yani bundan sonra bir belediye başkanı terör örgütü ile irtibatlı olduğu için görevden alınır ise yerine seçim İçişleri Bakanlığı tarafından değil, o belediyenin meclisi tarafından yapılacak. Yani aynı zihniyetten birisi belediye başkanı olacak.
Milletimiz bu samimiyetsizliği elbette görüyor, fark ediyor ve neden olanlardan siyasi olarak hesap sormaya hazırlanıyor. Biz de iktidarı, iktidar bloğunu, DAM ittifakını buradan uyarıyoruz. Milletimize rağmen bu süreci zorlayamazsınız. Hileyle ve zamana yayarak Öcalan'ı çıkaramazsınız. Yeni Anayasa ve tüm Anayasa değişiklikleriyle Türkiye'yi teröre teslim edemezsiniz. Biz, Zafer Partisi olarak halkımızla birlikte bu yıkıcı sürece karşı durmaya, mücadele etmeye kararlılıkla devam edeceğiz. Türk, Kürt, Arap değil. Ne mutlu Türk’üm diyene!”
Genel Başkan Prof. Dr. Ümit Özdağ Yunanistan Çözüm Partisi Milletvekili Konstantinos Chitas’ın Yunanistan Meclisi’nde Ümit Özdağ’ın Yunanistan’a girişinin yasaklanması konusunda yaptığı konuşma hakkında gelen soruya verdiği cevapta: “Bir süre önce Zafer Partisi'nin 24 üst düzey yöneticileriyle birlikte Batı Trakya'ya, Gümülcine'ye ve İskeçe'ye ziyaretler gerçekleştirdik ve bu ziyaretlerde Batı Trakya Türklerinin Türklüğünü hatırlama ve taviz vermeme çabalarını biz de onlarla birlikte andık. Batı Trakya'da yapmış olduğum konuşmaların hiçbirisi Yunanistan'ın egemenliğini tehdit eden konuşmalar değildi ama Yunanistan'ın uluslararası hukuka riayet etmesi ve Lozan hukukuna riayet etmesi gerektiğini hatırlatan konuşmalardı. Bu Yunan Milletvekili sadece benim Yunanistan'a bundan sonra girmemin yasaklanmasını istememiş, aynı zamanda bizim Gümülcine Başkonsolosu'muzun da sınır dışı edilmesini istemiş. Çok önemli olduğunu düşünmüyorum Yunanistan Meclisinde yapılan bu çağrının. Ancak ziyaretin Yunanistan basınında değişik tepkilere, kızgınlıklara, öfkelere neden olduğunu biliyoruz. Ama Yunan Milletvekili şunu bilmeli, kendileri her önüne geldiği zaman İstanbul'a gelip Fener Rum Patriği'ni ziyaret edebiliyorlar ve Türkiye de buna hiçbir ses çıkartmıyor. Evet, onlar Yunan politikacıları Türkiye'ye gelip Fener Rum Patriği'ni ziyaret ederken hiç kimse bizim Gümülcine'ye gidip İskeçe'ye gidip müftülerimizi ziyaret etmemizi engelleyemez kardeşim. Bu arada Türk Dışişleri Bakanlığı’na da benim ziyaretim sırasında göstermiş olduğu nezaket ve destekten Yunan makamlarıyla gerçekleştirmiş oldukları tartışmalardan ve o konuda da tavırlı duruşlarından ötürü teşekkür ediyorum, sağ olsunlar.” Dedi.
Zafer Partisi Genel Başkanı Özdağ ittifak sorusuna verdiği cevapta: “Biz de basından bu tür ittifak açıklamalarının, çalışmalarının olduğunu görüyoruz. Zaten seçim sistemi bir ittifakı zorunlu hale getiriyor. Ancak şu aşamada Zafer Partisi olarak herhangi bir ittifak çalışması ile siyasi mühendislik yapmanın gereksiz olduğunu, önce parti olarak bütün kadrolarımızla, Genel Merkez, İl, İlçe kadrolarımızla, sahada vatandaşın yanında olarak vatandaşa kendi programımızı ve Türkiye'nin temel meselelerini nasıl aşacağımıza dair yol haritamızı anlatmanın daha doğru olduğunu düşünüyoruz. Yani biz Zafer Partisi olarak siyaseti Ankara koridorlarında değil Anadolu sokaklarında yapmayı tercih ediyoruz.” İfadelerini kullandı.