İnsanı Gerçekten “insan” Kılan Nedir?
İnsanı bu hayatta ayakta tutan şey; zekasının parıltısı, unvanlarının ağırlığı ya da cebindeki serveti değildir. İnsanı gerçekten “insan” kılan, göğsünde taşıdığı o sarsılmaz şahsiyetidir.
Çünkü karakter; fırtınalar koparken, etrafta hiç kimse yokken ve karanlık tek şahitken bile ruhundan ödün vermemektir.
Eğilmemektir vicdanın karşısında duran güçlere; satmamaktır ruhunu küçücük çıkarlara. Sözünü bir yemin gibi tutabilmek, fırtınalı denizlerde pusulasını kaybetmemektir.
Bugün kalabalıklar süslü kabuklarla dolu; ama o kabuğun içinde direnen bir ruh, tutarlı bir duruş bulmak ne kadar zor...
Oysa ruhun en derin huzuru, kaç kişinin seni alkışladığında değil; adın anıldığında insanların kalbine dolan o ılık güvendedir.
Vizyon, gözünü sadece uzak ufuklara dikmek değildir. O ufka doğru yürürken, ayak bastığın toprağı ve bugünkü masumiyetini incitmemektir.
Yıldızlara dokunmayı hayal ederken, çamurlu hesapların içinde kaybolmamaktır.
Makamlar bir gün söner.
Alkışlar susar, ışıklar çekilir.
Zaman, bir tüccar acımasızlığıyla elimizde ne varsa teker teker alır bizden.
Ve en nihayetinde o sessiz son geldiğinde, gökyüzünün altında tek bir çığlık çınlar:
“Nasıl bir ruhtu geçti bu dünyadan?”
İşte bütün mesele, o sorunun yakıcı ağırlığındadır.
Şahsiyet sahibi bir insan, rüzgara göre eğilip bükülen bir sarmaşık değildir. Çıkarı bittiğinde dostunun elini bırakan bir gölge hiç değildir. O, geleceğe tohum eker; kendinden sonrakiler o ağacın gölgesinde nefes alsın diye...
Çünkü gerçek zafer, sadece kendi hayatını inşa etmek değil; arkanda gözleri yaşartan, yürekleri ısıtan güzel bir insanlık hikayesi bırakabilmektir.
Unutma; yükseklerde olmak seni yüceltmez.
Toprağa yakın duran ama ruhu göklere değen insan yücedir.
Ve bir insanın bu dünyada biriktirebileceği tek hakiki hazine; cebine doldurdukları değil, ruhuna nakşettiği inceliktir.
Çünkü zaman, elimizdekileri toz edip savururken; geriye sadece kim olduğumuzun o silinmez izini bırakır.