Gücün Sofrası, Yalakalar Ve Sonradan Görmeler
Bir toplumun çürümesi bazen büyük kırılmalarla değil, küçük eğilmelerle başlar. Önce insanlar susar. Sonra yanlışlar alkışlanır. Ardından da her dönemin değişmez figürleri sahneye çıkar: yalakalar, çıkarcılar ve sonradan görmeler.
Yalakalık, bu memleketin en eski hastalıklarından biridir. Ama bugün sıradan bir karakter zayıflığı olmaktan çıkıp adeta bir yükselme stratejisine dönüşmüş durumda. Kim daha çok eğiliyor, kim daha hızlı saf değiştiriyor, kim gücün ağzından çıkan her sözü “vizyon” diye pazarlıyorsa, kendine yer açıyor. İlke sahibi olanın, omurgalı duranın, yanlış karşısında ses çıkaranın ise yolu çoğu zaman bilerek kapatılıyor.
Burada asıl mesele sadece birilerine yaranma çabası değil. Daha derin, daha kirli bir düzen var. Çünkü yalaka insan yalnızca güçlüye sokulmaz; aynı zamanda gerçeği boğar. Güç sahibinin en sıradan cümlesini tarihî keşif gibi sunar, en açık hatasını “ustalık”, en kaba nobranlığını “karizma”, en tartışmalı kararını da “devlet aklı” diye ambalajlar. Ortada fikir değil, açık artırmaya çıkmış bir sadakat pazarı vardır.
Bu pazarın en hevesli müşterileri de çoğu zaman sonradan görmelerdir.
Sonradan görme, sadece parayı sonradan görmüş kişi değildir. Asıl sonradan görme; makamı, çevreyi, nüfuzu, görünürlüğü ve güce yakın durmanın sarhoşluğunu sindirememiş kişidir. Dün kapısından kovulacağı masaların etrafında bugün kibirle dolaşan, dün adını kimsenin bilmediği ortamlarda bugün insanlara tepeden bakan, en küçük imkânı bile kişisel saltanatına çevirmeye çalışan tiptir. Görgüyle değil gösterişle, emekle değil etiketle, içerikle değil pozla yaşayan insandır.
Bu tiplerin ortak özelliği şudur: Güce sadece hayran olmazlar, gücün ışığını kendilerine yansıtıp sahte bir ihtişam üretmeye çalışırlar. Kendi başarılarıyla yükselemedikleri için, başkasının makamının gölgesinde büyümeye çalışırlar. Kendi sözüyle ağırlık kuramadıkları için, güçlü olanın cümlelerini papağan gibi tekrar ederler. Kendi kişiliğini inşa edemeyenler, kartvizitlerle karakter üretmeye kalkar.
İşte tam da bu yüzden günümüzde gücün çevresinde dolaşanların önemli bir kısmı, inançlı destekçilerden çok profesyonel yanaşmalardan oluşuyor. Bunlar bir fikre değil, imkâna bağlıdır. Bir davaya değil, avantaya yakındır. Bir lidere değil, liderin sağladığı görünürlüğe tutkundur. Dillerinden sadakat düşmez ama sadakatleri ilk rüzgârda yön değiştirir. Çünkü omurgaları değerlerden değil, çıkarlardan yapılmıştır.
Dün bambaşka kapılarda bekleyenlerin bugün yeni iktidar çevrelerinde en ateşli bağlılık gösterilerine girişmesi tesadüf değildir. Gücün rengi değişir, bunların secde yönü değişir. Ama karakter aynı kalır. Her devrin adamı olmakla övünenlerin, aslında hiçbir devrin onurlu insanı olamadığı gerçeği de tam burada yatar.
Sonradan görmenin yalakalıkla birleştiği yerde ortaya özellikle itici bir manzara çıkar. Çünkü biri zaten güç karşısında eğilmeye hazırdır, öteki de eline geçen küçük imkânı dev aynasında görmeye meyillidir. Sonuçta karşımıza; makam odasının kapısında ses tonu değişen, güçlüyle fotoğraf vermeyi meziyet sayan, eleştiriyi “nankörlük” diye yaftalayan, bulunduğu çevreyi kişisel rütbe sanan, kibriyle görgüsüzlüğünü birleştirmiş bir tipoloji çıkar.
Bunları tanımak zor değildir. Her cümlelerinde abartı vardır. Her yakınlıklarında hesap vardır. Her övgülerinde bir yatırım planı saklıdır. Güce dönük övgüleri samimiyetten değil, tahsilat beklentisinden beslenir. Onlar için hakikat, duruma göre ayarlanacak bir ayrıntıdır. Dün yanlış dediklerine bugün “stratejik hamle”, dün eleştirdiklerine bugün “tarihî liderlik” demeleri bundandır.
Bir başka özellikleri de şudur: Güce yakın durdukça kendilerini büyük sanırlar. Oysa büyük olan onlar değildir; yaslandıkları duvardır. O duvar çekildiği anda geriye çoğu zaman içi boş bir kibir, şişirilmiş bir benlik ve kötü taklitten ibaret bir ağırlık kalır. Çünkü ödünç alınmış itibar, sahibini güçlü değil, bağımlı yapar.
Ne yazık ki bu düzen sadece estetik bir rahatsızlık üretmiyor; doğrudan kamusal çürüme yaratıyor. Çünkü yalakaların ve sonradan görmelerin yükseldiği yerde liyakat küçülür. Bilgili insan geri çekilir, dürüst insan yalnızlaşır, bağımsız düşünen insan hedef haline gelir. Kurumların içi boşalır. Eleştiri düşmanlık sayılır. Başarı değil bağlılık, yetenek değil yakınlık, emek değil ilişki ağı ödüllendirilir. Sonunda da ortada ciddi görünen ama içten içe çürümüş bir yapı kalır.
Daha kötüsü, bu insanlar toplumun ölçü duygusunu da bozar. Genç biri etrafına bakıp şunu öğrenir: Çalışmak yetmiyor, eğilmek gerekiyor. Üretmek yetmiyor, birilerine yanaşmak gerekiyor. Dürüst olmak yetmiyor, güçlüye doğru zamanda övgü dizmek gerekiyor. İşte asıl felaket budur. Bir ülkede çocuklara ve gençlere başarı için omurga değil, esneklik; ahlak değil, uyumluluk; cesaret değil, yağcılık tavsiye ediliyorsa, orada gelecek sadece ekonomik değil, ahlaki olarak da ipotek altına alınmıştır.
Üstelik bu kesim kendini hep büyük lafların arkasına saklar. “İstikrar” der, çıkarını korur. “Dava” der, kariyer basamağı kovalar. “Saygı” der, eleştirisiz itaat ister. “Vefa” der, kişisel menfaat ilişkisini kutsar. Oysa bütün bu cilalı kelimelerin arkasında çoğu zaman çok basit bir dürtü vardır: Güç neredeyse orada durmak.
Bunu açık söylemek gerekiyor: Güce yakın olmak tek başına ayıp değildir. Her iktidarın, her kurumun, her liderliğin doğal destekçileri olur. Ayıp olan, gücün yanlışını bile erdem diye satmaktır. Ayıp olan, haksızlığı makamdan geldiği için savunmaktır. Ayıp olan, vicdanı çıkar karşılığında susturmaktır. Ve daha da ayıp olan, bunu yaparken kibri başarı sanan sonradan görme bir gösterişle ortalıkta dolaşmaktır.
Toplumları ayakta tutanlar, en çok alkışlayanlar değildir. Gerektiğinde itiraz edenlerdir. Çünkü hakikat, methiye ile değil cesaretle korunur. Güce yanaşmak kolaydır; bedeli çoğu zaman şahsiyetle ödenir. Zor olan, kalabalığın alkışına kapılmadan doğruyu söylemektir.
Bugün memleketin en büyük ihtiyaçlarından biri yeni övgücüler değil, yeni omurgalardır. Gücün sofrasına oturmak için haysiyetini çıkarıp vestiyere bırakmayan insanlar lazımdır. Makama yaklaşınca sesi değişmeyen, çıkar görünce fikri erimeyen, biraz imkân bulunca kendini saray artığı gibi davranmaya başlamayan insanlar lazımdır.
Çünkü yalakalarla, sonradan görmelerin çoğaldığı yerde seviye düşer, kurum çürür, dil bozulur, adalet küçülür.
Ve sonunda herkes kaybeder…